Ekmek teknesi

@_atakanday_

Sabah mis gibi ekmek kokusuna uyanmak ne büyük mutluluktur. Acaba bazıları için ekmek başka ne anlamlar ifade ediyor…

Ömer sabah saati 05:00’a kurmuştu. Rutubet içinde duvarları yeşil yosun bağlamış odada yer yatağında çalar saatin sesiyle uyandı. Hemen el yordamıyla susturdu ki yanı başında yatan küçük kardeşleri sese uyanmasın. Gerindi, gözlerini ovuşturdu. İçi titriyordu soğuktan , soba kim bilir en son ne zaman yanmıştı. Geç kalmamalıyım dedi. Tıp tıp damlayan musluğu açtı yüzüne bir avuç su çarptı. Ergenlikle birlikte çıkan gür siyah sakalını akşamdan tıraş etmişti, sabahleyin oyalanmamak için. Hasta anacığının yanağına bir öpücük kondurdu. “ben gidiyorum ana” dedi. Annesinin hayır duasını almadan evden çıkmazdı.

Ömer 5 kardeşin en büyüğü idi. Lise terk , babası öbür dünyaya göçtüğünden beri, evin erkeği o olmuştu. Çalışkan çocuktu, okumayı da seviyordu ama kader ona başka bir yol çizmişti.

Evden çıktı, plastik kasasını aldı,hızlı adımlarla mahalle fırınının yolunu tuttu.

En sevdiği şey ekmeklerin pişmesini izlemekti. Fırının alt katında olup biteni, kimbilir kaçıncı kez meraklı gözlerle izliyordu. Beyaz önlüğünü bağlamış, göbekli, kel kafalı, kafasında beyaz bonesi olan ekmek ustası, ter kan içindeydi. Koskocaman küreğin üzerine unu serpip, sonra hamurcunun yuvarladığı ve itina ile kayık biçimini verdiği somunları, tek tek ama usta ve hızlı hareketlerle diziyordu. Sonra bıçak ile üstlerini boydan boya çizip , yanan odun ateşinden yayılan ısı ile pişirmek üzere, tuğla kaplı fırının kapısından içeri küreği sürüyordu. Sonra da bir manevra ile, pişmiş ekmekleri aynı küreğin üzerine alıp dışarı çıkarıyor ve tekerlekli servis arabasına aktarıyordu.

Ömer, mis gibi ekmek kokusunu içine çekti. Tezgahtarın uzattığı ekmekleri kasasına dizmeye başladı. Bir sıra, beş somun alıyordu, üst üste birbirini ezmeyecek şekilde, kaydırmalı dizdi beş kat somunu. Düşmesin diye lastiği geçirdi, tezgahtar veresiye defterine :Ömer 25 somun yazarken, o da kasasını omzunun üzerine aldı ve henüz kapalı dükkanların önünü mesken tuttu.

Birazdan camide sabah namazını kılan esnaf dağılacaktı , nasılsa daha zabıta da işbaşı yapmamıştı. Bir çırpıda şu kasayı satsam diye geçirdi içinden. Sonra tekrar gelip 25 somun daha alıp, bizim binanın servis saatine yetiştiririm dedi. İşte namaz bitmiş, herkes dışarı çıkmaya başlamıştı. Ümit dolu gözler ile baktı, karşı kaldırımdan ilerleyenlere “taze ekmeeeek” diye çığırttı. Her sabah müşterisi olan kimi bıyıklı, kimi kasketli, kimi fötr şapkalı adamlar, bir bir ekmekleri aldılar. Ömer mutluydu. Sonra ikinci kez doldurduğu kasayı, anacığına yetiştirdi.

3. Kattaki Vasfiye Hanım yine paylıyordu annesini, şu çocuğu çalıştırmaya utanmıyor musun diye. İçinden, sen ne anlarsın bizim halimizden Vasfiye Hanımefendi dedi. “Ben de istemez miyim, oğlum okusun adam olsun, ama 6 boğazı bir kapıcı aylığı ile nasıl geçindireyim ben, şu hasta halim ile” diye cevapladı annesi, o çok bilmiş kadını. Ömer “üzülme anacığım” diye kulağına fısıldadı annesinin.

12 daireli apartmanın, son kapısına da, kalan üç ekmekten ikisini verdi. Sonuncu somunu da, bodrum kattaki evlerine götürüp, bölüştüler hep birlikte. Küçük kardeşleri, birbiriyle kavga ediyordu. Ömer, güldü onların haline.

Tekrar çıktı evden fırına doğru , üçüncü kez kasasını doldurmaya. Anlaşması, haftalık ödeme yapmaktı fırıncıya , günde 6 kez dolduruyordu kasayı işler iyi giderse , kah cami önüne, kah maç varsa sahanın çevresindeki tükürük köftecisine… böylece günde 150 ekmekten 30 lira kazanıyor, ayda 900 lira ediyordu maksimum, anacığı da askeri ücrete çalışıyor, kıt kanaat geçiniyorlardı işte.

Ama her zaman şansı yaver gitmiyordu Ömer’in . Zabıta ile köşe kapmaca oynuyor, kaldırım mafyasına haraç vermek istemeyince dayak yiyor, mahalle değiştiriyordu…

Güzel günler de oluyordu, bir gün yerde bir kitap bulmuştu , hazine bulmuş gibi sevinmişti! Etrafta kimse yoktu; belli ki sahipsizdi. Çok yorulduğunda yürümekten, sırtını bir duvara yaslayıp yere oturuyor , hemen kitabını açıp kısa öyküleri merakla okuyordu. O zaman işte, yeniden çocuk gibi hissedebiliyordu kendisini, hayatı renkleniyor, beyni bir sünger gibi okuduklarını emiyor, bütün gün hayalinde aynı öyküyü canlandırıyordu.

“Ortanca kardeşim erkek, o da büyüyüp iş sahibi olunca param kalacak elimde, kendime başka kitaplar alacağım” diye hayal ediyordu, sayfaları çevirmekten yıpranmış ve eskilikten sararmış kitabını okşarken sevgiyle. Sonra gene ekmek teknesini omzuna aldığı gibi, yürüyor yürüyordu Ömer    ” tazeeeeler, tazeee ekmeeeek vaaaar”…

Siz siz olun, yiyebileceğinizden fazla ekmeği alıp, ziyan etmeyin!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir