Prof Dr Türkan Saylan anısına

by Arezou Behrang/ İran @arezou_behrang

Bazı sözler vardır, duyması bile iyi gelir. “İmkansız diye bir şey yoktur. İmkansız, sadece daha önce denenmemiş olandır.” cümlesi benim için bunlardan biri. Birilerinin bir yerlerde imkansızı mümkün yapmış olması bile mutlu ediyor beni.
Türkan Saylan’ın hayatını okurken hep bu cümleyi tekrar ettim içimden. Sarsılmış, hırpalanmış ruhuma merhem oldu, çare oldu.
Hem……Adı bile güzel : “Güneş Umuttan Şimdi Doğar”.

İstanbul’da, Kandilli’de dünyaya geliyor. Beş çocuklu bir ailenin en büyük kızı. Ömür boyu hep “köy doktoru” olmayı düşlemiş. Öyle de güçlü bir tutku ki bu, “Tıp fakültesini kazanamazsam ölürüm!” diye düşünüyor her gece.
Önceleri kocaman bir konakta varlık içinde yaşarken, babalarının işleri bozuluyor ve konağın odalarını kiraya vererek zar zor geçinmeye başlıyorlar. Acaip yoksulluk çekiyor yani. Öyle ihtişamlı , ekmek elden su gölden bir hayat değil. Son derece baskıcı bir baba, katı denebilecek bir anne. Evin bahçesinden dışarda, mahalle çocuklarıyla oynamalarına bile izin yok. Belki de o kopukluk itiyor onu yıllar sonra Anadolu’nun o taşlı çamurlu yollarına. O topraklarda köylülere çare oluyor, kendisi de ilham buluyor.

Kandilli sınırlarını aşmadan 17.5 yıl yaşamış Türkan, Tıp Fakültesi’ne gitmek için yola koyulduğunda tadıyor ilk defa bağımsızlığı. Eminönü’nden binip Beyazıt’a giderken, tramvayın o “çan çan” sesleri kulaklarında çınlıyor ya, ruhu kanatlanıp şarkı söylüyor içinde, “Ben özgürüm, ben özgürüm” diye…

Hemen koşup bir “tıp rozeti” alıyor, takıyor onu yakasına. “Hayatımda en değerli takım o oldu” diyor içtenlikle. Anlayacağınız ne tektaş derdine düşmüş, ne elmas gerdanlık.  O tıp rozeti öyle bir simge ki onun için, sırf onu takabilmek için hep yakalı şeyler giymiş ömrü boyunca

Daha okul bitmeden evleniyor. Büyük oğlu doğunca ilk büyük hastalığını geçiriyor. Tüberküloz. İkinci oğlunda ikinci tüberküloz. Hem de bu defa kemiklere yayılmış.
Tam “sekiz ay” yüzüstü yatması gerekiyor. Sekiz ay.!
Onu bile şikayetle anlatmıyor, “Kayınvalidem çok iyi bir insandı, pişirdi kotardı, besledi beni, o halde yatarken çocuklarımla da oynadım, ders kitaplarımı önüme açıp ders de çalıştım” diyor. Kalktığında 25 kilo birden almış, ama bitmemiş çilesi. İki kocaman yıl, demirden bir korse ile gezmesi gerekiyor.! O demir korse üstündeyken Tıp Fakültesi’nin sınavlarını aslanlar gibi verip mezun oluyor.

1958 yılı, hayatının dönüm noktası. Neden biliyor musunuz? Sıradan insanların hayatında büyük travma yaratabilecek bir şeye tanık oluyor.
Büyük oğluna hamile henüz. Bakırköy Akıl hastanesini görmeye gidiyorlar. O zamanın Bakırköy’ü kabus. Çırılçıplak dolaşıyor akıl hastaları, demir parmaklıkların arasındalar. Hastane demek ayıp aslında; bildiğiniz tımarhane.

Neyse efendim, tam gencecik tıp öğrencileri dehşet içinde bakarlarken, hastane rehberi diyor ki “Gelin sizi cüzzamlıların pavyonuna götüreyim”. Sonra da uyarıyor, “Aman yaklaşmayın, sakın dokunmayın, uzak durun” diye.
Şimdi düşünün, gencecik bir kadın, hamile. Hayat tecrübesi sıfır. Bir tepeden bakıyorlar aşağı. Çukur bir alanda üç barakadan paramparça giysiler içinde cüzzamlılar çıkıyor. Korku filmi gibi. Bir görevli gelip yemeklerini onlara hiç değmeden bir bakraca boşaltıp gidiyor. Sanki hayvanat bahçesi…
Öyle içine dokunuyor ki bu manzara gencecik anne adayı Türkan’ın. Unutamıyor. İsyan ediyor, ne hakkımız var o insanlara böyle davranmaya diye… Bir doktor, bir hastaya dokunmadan nasıl şifa verebilir diye…

Kitap arıyor bu konuda, okuyor, araştırıyor. Öğreniyor ki bu hastalığın tedavisi var aslında. Öyle dokunarak da bulaşmıyor zannedildiği gibi.
Toplumun bir bireyi olarak “suçluluk” duyuyor, bizim bugünlerde  farklı konularda duyduğumuz gibi…

Ama şikayet etmiyor, boş tepkilerle vakit harcamıyor. Gidiyor, uzmanlık olarak Deri ve Zührevi Hastalıklar’ı seçiyor ki onlara çare olabilsin.
Çok da bilinçli aslına. “Ben başkalarının sevip ilgilenmediği, eksik kalan şeyleri sevip tamamlıyorum” diyecek kadar ne yaptığının farkında.
“Yaraları iyi etmeyi seviyorum” diyor kitabın bir yerinde. İçimden dedim ki, bu nasıl bir yaşam amacıdır ki, sadece fiziksel yaralara değil, “toplumun en dokunulmayan yaralarına” dokunup, onları da sarıp iyileştirdi.

“Amaaan, ne yapalım, bu düzen böyle…” deyip, mıyıl mıyıl oturmayan bir kadın. Ömür boyu bozuk düzeni düzeltmek için çabalamış. Asistanlığında mesela, bir bakıyor ki gece nöbetlerinde hiç bir hastaya yardımcı olamıyor. Çünkü tansiyon aleti bozuk, derece kırık, enjektör yok, sular akmıyor. Hastanın midesini vazodaki suyla yıkıyorlar mesela. Duyması bile korkunç değil mi?
Ama o pes etmiyor. Tutup yönetime bir dilekçe yazıyor.
“ Bu şartlar altında hekimlik yapıp şifa veremem. Ya bunları tamamlayın, ya da ben nöbet tutmayacağım” diye. Arkadaşları diyor ki, kızım sen deli misin, atarlar seni buradan!
Ama ne oluyor biliyor musunuz? Bir hafta sonraki nöbeti geldiğinde bir bakıyor ki, üstünde adı yazılı bir dolap konulmuş odaya. İçinde istediği her şey var pırıl pırıl. Ceza almadığı gibi, şifa dağıtabileceği ortam sağlanmış.

Bu ülkede cüzzamlılara “eliyle” ilk dokunan, yaralarını ilk saran o. Hem sadece tıp boyutunda da bakmıyor olaya. Onları toplumun dışına iten zihniyet ile de savaşıyor. Hayatın içine dahil etmeye çalışıyor cüzzam hastalarını. Sokaklarda dilenen cüzzamlıları birer birer toplayıp yaralarını sarıp , iyileştirmeye çalışıyor. Anadolu’da köy köy gezip cüzzam taramaları yapıyor, halkı bilinçlendiriyor.

Bir ufacık saptama yapayım hemen. Bu arada boşanmış, eşi oğullarını bir süre göstermemiş. Sonra kıt kanaat geliriyle zor bela bir ev açmış, oğulcuklarını yanına almış. Yani özel hayatı da öyle çöpsüz üzüm değil. Bir alanda savaşmıyor sadece.

Önce Cüzzamla Savaş Derneği’ni kuruyor. O meşhur korku filmi gibi pavyonları daha ulaşılır, yaşanır bir hale getiriyor.
Sonra en büyük hayalini gerçekleştiriyor, “Lepra Hastanesi”. Yıl 1977.
Devletten yardım filan hak getire. Orada çalışacak gönüllü doktor ve hemşire bulmak bile iş. O tıp mensuplarını bilgilendirip ikna etmek de kendisine düşüyor. Ama öyle şahane hekimler yetişiyor ki o hastanede, sonradan çok değerli isimler olarak tıp literatürüne geçiyor hepsi.

Sadece hastane de değil, sosyal bir merkez oluyor Lepra Hastanesi. Mesela cüzzamlıların ayakları deforme olurmuş, özel ayakkabı giymeleri gerekirmiş. Ayakkabı Atölyesi kuruyor hastanenin içine. Atölyede çalışanlar kim mi? Yine cüzzamlılar. Okuma yazma bilmeyen hastalara okuma yazma kursları açıyor. Bahçıvanlık yapıyor hastalar, bahçeyi onlar düzenliyor.

Bu arada para yok doğru dürüst. Bütün bunları parasızken yapıyorlar. “Parasızlık imkansızlık değildir, bahanedir” diyor Türkan Saylan. Devletten yardım yok demiştik, ama serbest kuruluşlar var elini uzatan.
Mesela Alman Konsolosluğu diyor ki yardım edeceğim, fakat para veremem. Tamam diyor, dikiş makinası bağışlayın bize. Hastane çalışanları ve hastalardan bir ekip kurup nevresim diktirmeye başlıyor. Kermeslerde onları satıyorlar hastaneye gelir olsun diye.
Yahu gözlerim yaşardı resmen, sigara filtrelerinin fazlaları atılıyormuş. Gidip çuval çuval onları alıyorlar fabrikadan. Doktoru, hemşiresi, bütün ekip oturup o filtreleri ditip, kabartıp yastık yapıyorlar, yastık!
Üşenmiyor, utanmıyor, ben koca doktorum demiyor. Sırf hastane ayakta kalabilsin, şifa dağıtabilsin diye kendi elleriyle kullanılmamış sigara filtrelerinden yastık yapıyor !

Sorunun kendisine değil, çözümüne odaklı yaşanmış bir ömür. Şark çıbanı için Diyarbakır’a gidiyor mesela. Sadece hastalığa değil, asıl kaynağına dikkat çekiyor. Bataklıklar kurutulsun, şehrin içindeki akarsular temizlensin diye Kaymakam’a, Vali’ye çıkıyor konuşmaya.

Hayatın başka boyutlarını da ıskalamıyor bu arada. Deli gibi okuyor mesela. Kese kağıtlarının bile açıp okurum diyen bir kadın. Hastanedeki odasını öyle bir döşemiş ki, hastalar kapıda ayakkabılarını çıkartmaya yeltenirlermiş. 🙂  Pencerelerde perde niyetine rengarenk, kenarı oymalı yazmalar, Japonya’dan gelmiş oyuncak bebekler, duvarlarda bir sürü fotoğraf, koltuklara serili Anadolu kilimleri…

Umutsuzluğa hiç yer vermemiş hayatında Türkan hoca. “Ömür boyu kendimi hep sıfırdan başlamaya hazır hissetmişimdir” diyor açık açık. O sayede risk alabiliyor bence. Hayatta en sevdiği şey mesleği, ama “Bir gün elimden diplomam alınsa, gider yenisini alırım” diyecek kadar manen de bağımsız.

Hepimiz onu ÇYDD ile, bu ülkenin kız çocuklarını okutabilmek için verdiği o onurlu mücadele ile tanırız. Ama çoğumuz onun kaç ayrı meydanda savaştığını bilmeyiz. Bunca karpuzu o incecik bedenle nasıl taşıyabildiğine aklımızı erdiremeyiz. Bu sefer ben onun doktor yanını paylaşmak istedim sizlerle.

Ve insan yanını. Mesela renklerden kırmızıyı, tatlılardan tavuk göğsünü, çiçeklerden papatyayı sevdiğini…Kabak çekirdeğine bayıldığını… Saatine sadece saati görmek için değil, “zamanı planlamak” için baktığını… Saniyelere bile değer verdiğini… Çocukluğundan en çok özlediği şeyin şeftalinin ağaçtan koparılırken ki kokusu olduğunu…

Sizi bilmem ama ben bir dahaki sefere, ülkemle ilgili her hangi bir konuda şikayet ederken durduracağım kendimi. Önce bir soracağım: “Sen bu güzelim memleket için ne yapıyorsun?”

Ve hatırlayacağım, o kısacık kızıl saçlı, güzel yüzlü, o yüce gönüllü kadını. O tertemiz ellerini en feci yaralara şefkatle dokunduranı. O yaralara şifa olanı. Ömrü boyunca bir mesleğin rozetini şeref madalyası gibi yakasında taşıyanı.

Onun gibi… Soruna değil çözüme odaklanacağım.

Çünkü…

Güneş Umuttan Şimdi Doğar.

Bige Güven Kızılay
18.02.2018

( Bu harika kitabın yazarı, değerli ağabeyim Mehmet Zaman Saçlıoğlu’na kalben teşekkürlerle…
Kitabın satışından doğacak gelirin bir kısmı ÇYDD’ye bağışlanıyor, İş Bankası Yayınları. Sadece bir kitap okumayacaksınız, bir kız çocuğuna da el uzatmış olacaksınız. Lütfen unutmayın. )

Bu yazı Sayın Bige Güven Kızılay’a aittir @bigeguvenkizilay

Suluboya portre Sayın Arezou Behrang’a aittir @arezou_behrang

Kitabın yazarı Sayın Mehmet Saçlıoğlu’na gönülden tebrik ve teşekkürlerimle @mehmetzamansaclioglu

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir